Ülkemizde yıllardan beri süre gelen imar kanunu sorunları, imar afları ve 1999 yılı ve sonrasındayaşanan deprem felaketleri sonucunda halk arasında “Kentsel Dönüşüm” adıyla bilinen asıl temelini ise “6306 sayılı Afet Riski Altındaki Yapıların Dönüştürülmesi” adı altındaki kanun 31.05.2012 tarih ve 28309 sayı ile resmî gazete de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun yürürlüğe girmesi ve uygulamaların başlamasıyla birlikte, Kentsel Dönüşüm alanlarında ya da afet riski kanunu gereğince riskli bina statüsündeki binaların yenilenmeye başlaması sonucunda toplumumuzu sosyal açıdan derinden etkileyen bir takım üzücü sonuçlarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Kentsel dönüşümün sosyal etkilerini incelemeye başlamadan önce, kent ve kentleşme kavramları üzerinde durulması gerekmektedir. Kentler, köy ve kırsal kesime göre, sosyal, ekonomik ve kültürel özellikler açısından, yönetim durumu ve nüfusu bakımından farklılık göstermektedir. Kentler, sosyal açıdan incelendiğinde ise cemiyet ilişkilerinin var olduğu, doğan nüfusun kırsal kesime göre daha düşük olduğu ve bu duruma bağlı olarak çekirdek aile yapılarının görüldüğü, eğitim ve sağlık kurumları ile üniversitelerin çoğunlukta bulunduğu yerleşim alanları şeklinde açıklanabilir. Ülkemizde son 50 yılda kentlerde yaşayan nüfusun artmasını genel olarak ölüm yaşının yükselmesi, köylerdeki tarım alanlarının azalması sonucu ailelerin geçim derdine düşmesi sonucunda büyük şehirlere göç etmesi diğer yandan eğitim ve sosyal imkanlardan yararlanma arzusunun şiddetlenmesi göçün hızlanmasına sebebiyet verdiği söylenebilir. Büyüyen kentlerde artan nüfusun getirdiği kontrolsüzlüğün sonucunda, ahlaki çöküş ve suç gibi toplumsal sorunların artması problemleriyle karşı karşıya kalınmıştır. Diğer yandan geçmişten günümüze kent topluluklarında yaşayan zengin orta ve üst sınıfın kendisini yoksul sınıftan mekansal olarak ayırma isteği kentsel dönüşümün ortaya çıkışı ile doğrudan ilintilidir. Tarihte Avrupa ve dünyanın bir çok ülkesinde var olan kentler ile günümüzdeki kentler kıyaslandığında, mevcut durumda var olan kent toplulukları daha modern teknikte yapılan yapılara ve daha sağlıklı yaşam alanlarına dönüşmeye başlamıştır. Günümüzün modern kentlerinde, nüfusun çoğalmasına bağlı olarak mal ve hizmet üretimleri, dağıtımları ve tüketimleri artarak ekonomik, sosyal ve kültürel yapılarda geçmişe göre değişiklikler yaşanmıştır. Ülkemizde büyük çaplı olarak nitelendirilecek kentsel dönüşüm projelerinin uygulamaya girdiği yerleşim yerlerini incelediğimiz zaman karşılaştığımız sonuçlar içinde dar gelirli nüfusun yaşadığı çarpık kentleşme bölgelerinde veya gecekondu olarak adlandırılan yapı alanlarının bulunduğu bölgelerde gerçekleştiğini görüyoruz. Kentsel dönüşüm sürecinde, sadece ekonomik bir sistemin mekansal yansıması değil aynı zamanda toplum üzerinde cemiyete özgü yaşam biçimlerine göre bireylerin sosyal ilişkilerinde, yüzeysel ve ikincil ilişkileri arttırdığı, hızlı tempoda yaşanan hayat tarzlarıyla kişisel ilişkilerde bulunmadıkları diğer yandan birbirlerine güvenmedikleri, eski komşuluk ilişkilerinin nerdeyse kaybolmaya yüz tuttuğu durumlarla iç içe olduğumuz söylenebilir. Diğer yandan büyük şehirlerde, riskli binaların dar sokaklar içinde plansız bir şekilde ardı arkasına yıkılması sonucunda ortaya çıkan molozların atılması için çalışan harfiyat kamyonları, nefes alamayan şehir trafiğini daha da sorunlu hale gelmeye başlamıştır. Bunun sonucunda da bina yıkımlarının yoğun olarak yaşandığı bölgeler de yaşayan insanlar daha da mutsuz olmaya başlamıştır. Kentsel dönüşümün toplum üzerinde ki sosyal etkisi incelendiğinde, kentsel yoksulluğun sefalet düzeyine ulaşması, bu sebeple ailelerin parçalanmasına, kentlerde yaşanan suç oranlarını da arttırmaktadır. Dönüşümün toplum üzerinde ki bir diğer etkisi ise zorunlu göçtür. Yapılan araştırmalar, göç edenlerin ilk başta göç ettikleri yerlerdeki dışlanmaları, iş bulamamaları, yabancılık hissetmeleri şeklinde belirtilmiştir. Diğer bir etki ise çöküntü bölgelerinin oluşmasıdır. Bu bölgeler eşitsizliğin ve kentsel yoksulluğun mekansal olarak ortaya çıkmasıdır. Toplumun refahı ve mutluluğu için sosyal açıdan sürdürülebilir ya da yaşanabilir kentlerde bulunmak çok önemlidir. Barınma kavramı kentsel yaşam içinde ilk defa BM tarafından 1948 yılında “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 25, Paragraf 1 ” yayımlanmış daha sonrasında da 1966 yılında “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi 11.Madde 1.Paragraf” da barınma hakkı, mülkiyet hakkından bağımsız olarak tanımlanmıştır. Toplumun sosyal refahı için sürdürülebilir kent gelişimi için, bireylerin güvenli, sosyal ilişkilerini kuvvetlendirebileceği, engelli vatandaşların ve yaşlıların huzur içinde yaşayabileceği, çocukların rahatlıkla eğitim alabileceği, her gelir seviyesinde ki insanın bir arada yaşayabileceği, suç oranın düşük olduğu kentlerde yaşamaya hakkı vardır. Kentsel dönüşümün yasasının uygulanması sonucunda halkın şehir merkezlerinde ki yeni projelerden alım gücünün azalması sonucunda, ataları, ailesi, komşularıyla birlikte yıllardır aynı mahallede oturan aileler, yeni yapılan binalara geçmek yerine, bulundukları bölgeden ayrılıp gelir seviyelerine uyacak daha ekonomik yerleşim mekanlarına göç etmek durumunda kalmaktadırlar. Bu durumda hayatlarının belki de sonbaharına gelmiş, hayatı boyunca çalışıp ailesini bir arada tutmaya çalışmış aile büyüklerinin mutsuzluğuna, depresyonuna ve hatta ailele bireyleri arasında yaşanan fikir ayrılıklarından dolayı dağılmasına bile sebebiyet vermektedir. Toplumumuz, yeni oluşturulan yaşam alanlarında binaların yataya değil de dikeye doğru yükselmesi sonucunda insanların mahalle kültüründen çıkarak, suni ilişkilerin yaşandığı, çocukların rahatça oynayabileceği yeşil alanların, parkların, bahçelerin gün geçtikçe azaldığı kısaca doğal hayattan süratle yapay hayata geçtiğimiz bir hayatı yaşamaya doğru itildiğimiz bir gerçektir. Güvenli binalarda oturmanın önemini asla tartışamayız ancak güvenli bir yaşam sürelim derken bir yandan da biz insanları insan yapan duygulardan, dostlarımızdan, ailelerimizden, komşularımızdan, anılarımızdan, örf ve adetlerimizden ve geçmiş yaşamlarımızdan uzak huzurla, keyifle yaşayabilecek miyiz? Aynur Dinçel Kentsel Dönüşüm Uzmanı – Gayrimenkul Danışmanı